Yolun yarısını devirenlerin, zaman zaman geçmişe dönerek, hayallere daldıkları bir gerçek. Kimi geçmişin bir daha gelmeyeceğini düşünür, kimi geçmişi, bugünle yoğurarak, daha farklı güzelliklerin yaşanacağına inanır.
Kuşkusuz ikisi de doğrudur.
Geçmiş, elbette adı üstünde geçmiştir ve bir daha gelmesi asla mümkün değildir.
Hele hele bir de kaybettiğiniz yakınları ekleyince, aynı ortamı, aynı isimlerle bir kez daha yaşamanız asla mümkün değildir.
Yolun yarısından çok almış birisi olarak, nostalji yapmak değil derdim.
Güzel yüzünü gösteren baharla birlikte geçmişe farklı bir bakış atmak istiyorum, nazar etmeden…
***
Çocukluğumuzda “bahar” dediğimizde henüz aklımıza “aşk” gelmediğinden, kırlar geliyordu haliyle…
Ailecek gidilen pikniklerdi, bizim için bahar.
Piknik dediğime bakmayın, o zaman mangalda kebap yapmak lüksten de öte, alışkanlık edinilmemişti.
Rahmetli annemin dolmaları, sarmaları, içli köfteleri, tavuklu pilavları, cacıkları, mancaları, kırk türlü köfteleriydi, bizim piknikte yediğimiz yiyecek…
Bazen daha basit görünen ama bizim için doyulmaz lezzetlerdi; pişmiş yumurta, maydanoz, limon ve yeşil soğan. Üzerine atılan pul biber, biraz tuz ve ekmek arasına konarak yenen lezzet…
Veya bir adağımız varsa, kurban kesilmişse “karıştırmalı pilav”dı, tüm mahalleliyle birlikte yenen…
Fırına verilen domates, patlıcan, patates, biber ve biraz terbiyelenmiş kıymayla ortaya konan nefis bir yiyecek ise bir başkasıydı.
Adıyaman Tavsı ise en çok rağbet edileniydi. Baharın başlamasıyla birlikte kızaran domatesler, patlıcan, biber, et, sarımsak ve biraz kuyruk yağıyla birlikte tavaya dizilip, fırına verilirdi. Yanında bazen pirinç pilavı olur, bazen sadece ekmekle yenirdi, acı biberle birlikte…
Hıtap ve lahmacun yapılmışsa, sıkı sıkı sofralara sarılırdı, soğumaması için…
Semsek, evde de yapılır götürülürdü, bazen küçük tüp alınarak, piknikte de yapılabilirdi ama daha çok kahvaltı için tercih edilirdi. Semsek, batıda “pişi” denen yiyeceğin peynirli ve maydanozlu olanıdır. Tabii ki patatesli ve kıymalısı da yapılırdı.
Elbette en güzeli, bir tas soğuk ayran ve çeşmede eğilerek içilen buz gibi soğuk suydu…
Başka güzelli de vardı; kırlarda çiçek toplamak, yeşilliklere uzanmak, dağa tırmanmak ve tabi ki çeşitli oyunlar oynamak.
Top oynamak kaçınılmazdı; futbol veya voleybol…
Yakar top oynardık, ortadakine farklı isimler takarak…
Kızlar ip atlarken, erkek çocuklar gırcik oynardı, çelik çomakla bir değneği en uzağa atmaya uğraşırdık, yerdeki değneğin ucuna vurarak…
Marul zamanı, başka yerlerin aksine Adıyaman’da salata dışında da yenirdi. Yıkanmış tazecik yaprakları şekere batırarak yemek, sanırım sadece bize has bir şey.
Deniz yoktu, yüzmeyi de bilmezdik haliyle…
Ama buna rağmen bulduğumuz küçücük dere, çay veya bir akarsuda “çimerdik” gönlümüzce…
Adıyaman’da sahreye (pikniğe) gidilen nadir yerler vardı. Bu, özellikle düzenlenmiş bir yer değildi elbet. Sergiyi sererdik, bir ağacın gölgesine ve olurdu orası bizim yaşam alanımız.
Genellikle Nakip’in Havuzu dedikleri alan, Vartana bölgesinde Hacı Ahmet’in düzlüğü ve bütün ziyaretlerdi.
Bunlardan başlıcası, Ebuzer El Gaffari, Mahmut El Ensari, Abdul Musa ve Hacı Yusuf’tu.
Elbette daha başka ziyaretler de vardı ama daha çok buralara gidilir, Gazihan Dede, Çıplak Baba gibi ziyaretlere de dua ve piknik yapmaya gidenler olurdu.
Adıyaman’da daha çok “arabasız gidilen yerler” seçilirdi. Yürüme mesafesinde olan yerlerdi bunlar. Bazen komşunun kamyonu, bazen traktörü, bazen de at arabasının arkasıydı, bizi uzak pikniklere götüren…
Piknik alanı, adeta bir mahşer alanı gibi olurdu. Orada her dinden, her inançtan, her kimlikten ve her mezhepten insan olduğu gibi, farklı dünya görüşüne ve farklı ekonomik sınıfa da rastlanırdı.
Hiç kimse, bir diğerinin “ne olduğu”nu önemsemez, memleketli olması, mahalleli olması, şehirli olması, köylüsü olması gibi yakınlıklar daha öne çıkardı.
Pikniklerin en güzel yanı, sözlüsüyle veya nişanlısıyla buluşacak olanların heyecanıydı. Bazen “kız beğenme” de bu tür yerlerde yapılırdı; birlikte oyun oynar, çiçek toplar, sohbet etme şansı bile bulurdu, en kuytu köşelerde…
Hiç birimiz zengin değildik elbet.
Kıt kanat geçinen, memur veya işçi maaşına bakan ya da tarlada çalışan, bağ, bostan yapan veya esnaf olanlardı…
Zengin de olsa, fakir de olsa, yemek tercihleri bir birine benzerdi.
Yazının başına döneyim ve geçmişin bir daha gelmeyeceğini düşünenlere hak verelim…
Ama..
Geşmişle bugünü harmanlayarak, çok daha farklı güzelliklerin, dostlukların, aile bağlarının kuvvetleneceğini de söyleyebiliriz…
İkisi de elimizde; biri kayıp giden, biri avucumuzda. Üçüncüsü ise hep bir umut olarak hayallerimizde; gelecek de bir gün gelecektir, ölmezsek eğer…
 
Tweetimden Seçmeler
Üzerinize geçirdikleri etiketler sizi adam etmez; sizin üzerinize geçirildiği için anlam kazanan etiketler olur.
www.naifkarfabatak.net
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner376

banner375